nost-

Erdoğan ne kendi sonunu ne de halefini belirleyebilecek

Erdoğan’ın sağlık durumuna odaklanarak, AKP sonrası nasıl bir rejim ortaya çıkacağını öngörmeye çalışmak bizi yanlış sonuçlara götürebilir. Çünkü bu iktidarın ömrünü Erdoğan'ın sağlık durumundan daha ziyade krizin gidişatı belirleyecek. Kaddafi de kendi yerine oğlu Seyfülislam’ı hazırlıyordu, ama olmadı.

ÖMER MURAT 07 Ekim 2021 HABER ANALİZ

ABD’deki önde gelen Türkiye uzmanlarından Steven Cook’un yine ülkenin saygın dış politika dergilerinden Foreign Policy’de “Erdoğan Türkiye’yi yönetemeyecek kadar hasta olabilir” başlığıyla AKP lideri sonrasına ilişkin muhtemel senaryoları ele aldığı bir yazısı yayınlandı. Yazı haliyle Türk kamuoyunda hemen ilgi çekip çokça tartışıldı.

Erdoğan’ın sağlık durumunun kötüleştiğine ilişkin ne zaman bir haber okusam veya bir spekülasyon duysam, aklıma yaklaşık yedi yıl önce Çinli bir diplomatın bana anlattıkları gelir. Washington’da bir resepsiyonda ayaküstü yaptığımız sohbet sırasında, iyi Türkçe konuşan Çinli diplomat Erdoğan’ın Çin heyetiyle yaptığı görüşmeye katıldığından bahsetti.

AKP liderinin heyetler ararası toplantının ortasında özür dileyerek izin isteyip tuvalete gittiğini ve bir buçuk saat sonra döndüğünü, karnında bir torba olduğunun da gözlemlenebildiğini aktardı. Niyeti belli ki tepkimi ölçmek, bilgim varsa detayları öğrenmekti.

Kendisine 2004-2006 yılları arasındaki Trablus görevimden kişisel bir anekdotla cevap verdim. Libya’ya gittiğimde Kaddafi 35 yıldır iktidardaydı ve 64 yaşına gelmişti. Sağlık durumunun hiç de iyi olmadığı hem halk, hem de diplomatlar arasında sık sık konuşulur, pek çok dedikodu paylaşılırdı.

Kaddafi konuşma yapacağı zaman, biz diplomatları konuşma mekanına 3-4 saat önce götürürlerdi. Kimi zaman sağlık görevlilerinin gelip Kaddafi’nin oturacağı yeri, önündeki masayı, mikrofonları her şeyi uzun uzun dezenfekte ettiklerine şahit olurduk. Belli ki kendisinin kırılgan sağlık durumu nedeniyle bir mikrop bulaşmasından endişe ediyorlardı. Zaten Kaddafi’yi yakından gördüğünüzde, yapılan tüm makyaja rağmen sağlık durumunun iyi olmadığını anlayabiliyordunuz. Fakat neticede Kaddafi hastalığından dolayı değil, 69 yaşındayken halkının ayaklanarak kendisini linç etmesi sonucu öldü.

Çinli diplomata bu anekdotu aktardıktan sonra şahsen bir ülkeye ilişkin analizlerde, o ülkenin liderinin sağlık durumunu ana mesele yaparak spekülasyonlar yapmanın yanlış sonuçlara götürebileceğini, Kaddafi’nin sağlık durumundan bağımsız olarak orada görev yapan diplomatların çok iyi bildiği şekilde Libya’nın adeta bir patlama noktasına geldiğine ilişkin işaretlerin o vakitler zaten çok güçlü olduğunu, nitekim Kaddafi eceliyle gitmeden bu patlamanın yaşandığını belirttim.

Mesajım netti: Türkiye’deki gelişmeleri öngörmek istiyorsanız, Erdoğan’ın sağlık durumundan ziyade ülkenin siyasi ve ekonomik durumuna odaklanmak daha öğreticidir

Erdoğan’ın hastalığı onu biraz dikkatle izlediğinizde rahatlıkla hissedilebiliyor. Kimi zaman bu gerçeğin iyice ortalığa döküldüğü görüntüler de kameralara yansıyor ki Cook da makalesinde bunlara atıfta bulunuyor. Erdoğan tarzı otoriter liderlerin iktidarda kalış süreleri uzadıkça, hele sağlık durumları da iyi değilse, yaşlanmalarına paralel olarak siyasi reflekslerinin iyice zayıfladığı görülür. Bu tür rejimler sorunları halının altına süpürmekte mahirdirler. Fakat çözülmeyen ve neticeleri baskıyla ertelenen sorunlar daha da büyüyerek ortaya çıktıklarında, otoriter liderlerin bunların iktidarlarına yönelik bir tehdide dönüşmemesi için daha fazla enerji harcayarak güçlü reflekslerle hareket etmeleri gerekir.

Böylece bir yandan ülkedeki durum kötüye doğru giderken, diğer yandan yaşlanmakta olan otokratın artan stresle doğrudan bağlantılı olarak sağlığının da bozulma vetiresine girdiği örnekler çoktur. Ne koltuklarını bırakacakları kişiyi, ne de kendi sonlarını belirleyebilirler. Kaddafi kendi yerine oğlu Seyfülislam’ı hazırlıyordu, ama olmadı. Yıllardır muhalefeti bastırmak için gerçekleştirilen üst üste katliamlarla Bingazi’de durum ciddileşmiş, kangren halini almıştı. Kaddafi daha ölmeden rejimin dikişleri oradan patladı.

Mübarek de otuz küsur yıl süren iktidarı sona yaklaşırken yerine oğlu Cemal’in geçmesi için hamleler içerisindeydi ama bunu başaramadı. Mısır’da krallık devrildikten sonra tüm cumhurbaşkanları askerler arasından çıkmıştı. Ordu Cemal’in bu şekilde devlet başkanı olması fikrine tepkiliydi. Nitekim daha Mübarek ölmeden ilk fırsatta harekete geçerek buna müsaade etmediler. Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali iktidarının 24. yılına girerken 75 yaşına basmıştı, sağlık durumu iyi değildi ama iktidardan ekonomik krize eşlik eden bir halk ayaklanmasıyla düştü, sonra sekiz yıl daha yaşayıp prostat kanserinden Suudi Arabistan’da öldü.

Demek ki sadece Erdoğan’ın sağlık durumuna odaklanarak, AKP sonrası dönemin ne zaman başlayacağını ve o dönemde nasıl bir rejim ortaya çıkacağını öngörmeye çalışmak bizi yanlış sonuçlara götürebilir. Kanaatimce Erdoğan’ın iktidarda kalış süresini sağlık durumundan daha ziyade ekonomik krizin gidişatı belirleyecektir. Yetmiş yaşına yaklaşan Erdoğan’ın sağlığındaki göze çarpan bozulmanın da etkisiyle hadiseleri kontrol edebilme becerisi ve gücünün iyice zayıfladığı görülmektedir. Türkiye tarihindeki en ağır ekonomik krizlerinden birine girerken, AKP lideri bunun iktidarında yol açacağı sarsıntıları engelleyecek kuvvetten siyaseten ve fiziki olarak yoksun haldedir. Bu nedenlerle Batılı devletler Türkiye’ye baktıklarında karşılarında istikrarsız bir rejim görmektedirler: Dış politikası çıkmaza girmiş, ekonomisi ağır bir kriz altında olan, giderek popülerliğini yitiren, sinirleri yıpranmış yaşlı ve hasta biri tarafından idare edilen bir rejim…

Muammer Kaddafi’nin öldürülmeden önce bulunduğu yer, Misrata, 2011.

Erdoğan eski nizamı büyük ölçüde yıkmayı başarmakla birlikte bunu yaparken tüm siyasi kredisini ve enerjisini kişisel iktidarını tahkim etmek ve yolsuzluklarını örtmek için kullandı. Ortada yeni bir nizamdan çok, bir geçiş sürecini temsil ettiği görülen amorf bir yapı var. En bilinen popülist ideologları arasında “Bir Müslüman Atatürk’ü seviyorum derse ahmaktır” benzeri düşünceleri olan Kadir Mısıroğlu bulunan Erdoğan rejiminin yaklaşık yedi yıldır önemli bir müttefik unsurunu, eski nizamın sahipleri konumundaki “ultra Kemalistler” oluşturmaktadır.

Rejimin ideolojik açıdan bu insicamsızlığı, dış politika ve ekonomi alanında birbiriyle çelişen, belirli bir stratejiden yoksun, kısa vadeli kazanım odaklı kararlar olarak kendisini göstermektedir.

PARLAMENTER DEMOKRASİYE DÖNÜŞ YOLU ZORLU

Türkiye fotoğrafı bu haldeyken, Erdoğan sonrasına ilişkin Batı’da düşünce kuruluşlarının, istihbarat örgütlerinin, ilgili bakanlıkların ellerindeki tüm verileri gözden geçirerek ve birbirleriyle istişarelerde bulunarak öngörüler geliştirmeleri ve olası senaryolara göre hazırlık yapmaları gayet normaldir.

Esasen Cook’un yazısı asıl bu tür egzersizlerin yapılmakta olduğunu göstermesi açısından dikkat çekicidir. Yazı Erdoğan’ın yerine geçecek kişinin öyle seçimle, normal bir süreç sonunda belirlenme ihtimalinin düşük olduğunu vurgulamaktadır. Aslında bu çok orjinal bir tespit değildir. Erdoğan rejiminin basın ve ifade özgürlüklerini boğucu atmosferinde bu tür tartışmaları yürütmek pek mümkün olmasa da, yurt dışında yaşayan Türk ve yabancı pek çok uzman bu ve benzeri ihtimaller üzerinde uzun zamandır durmakta, bunları kendi aralarında tartışmaktadır.

Erdoğan sonrasına ilişkin yapılan değerlendirmelerin en zayıf noktası, şu anki rejimi “verili”, yani sanki bu amorf yapının bu haliyle Erdoğan sonrasında da devam edecek gücü varmış gibi kabul etmeleridir. Oysa bu tip otoriter liderlerin iktidarda kalış süreleri uzadıkça, kendilerinden sonraki dönemi arzuladıkları biçimde şekillendirme güçleri de azalır.

Kaddafi, Mübarek, Bin Ali örneklerinde bu durum geçerlidir. Başka pek çok örnek de eklenebilir. Mesela yirminci yüzyılın en despotik liderleri sıralamasında ilk üçteki yerini kimsenin kendisinden alamayacağı Stalin’in otuz yıllık “demir yumrukla” sürdürülmüş iktidarı, kendi idrarının oluşturduğu birikinti içinde can çekişerek bittiğinde Politbüro’da kendisinden sonra gücü ele geçirenler onunla arasına mesafe koymaya kararlı olanlardı.

Sadece üç yıl sonra Kruşçev “Kişilik Kültü ve Sonuçları Üzerine” başlıklı meşhur konuşmasında Stalin’i yerden yere vurmaktan kaçınmayacaktı.

Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, oğulları Ala ve Cemal ile 2018’de mahkeme salonunda…

Otoriter liderlerin kurdukları rejimler geçicidir, kendilerinden sonra devam ettirilemez. Çünkü onların zayıflamasını bekleyen geniş bir gayr-ı memnun kesimin oluşmasına yol açmışlardır. Bu kesimler ilk fırsatta ortaklaşa harekete geçerek o otoriter rejimi yıkıp intikamlarını alırlar. Tarih böyle fırsatları da her zaman onlara sunacak kadar cömerttir. Bir “Arap Baharı” rüzgarıyla domino taşları gibi üst üste yıkılıveren, dışarıdan bakıldığında kudretli gözüken rejimlerin yol açtığı toz bulutları hala yere inmemiştir.

Otokratın tahtını oğluna bırakmayı başardığı örneklerde bile bu geçiş sürecinin bir şekilde kotarılmış olması rejimin bir noktada çok daha ağır bedeller ödeyerek çözülmesini engelleyememektedir. Hafız Esad’ın otuz yıllık otoriter iktidarını anayasayı çiğnemek pahasına devralan Beşar, babasının bölge ülkeleri ve Batı arasında hassas bir dengeye yaslanarak içerideki muhalefeti şiddetle bastırdığı rejimini devam ettirmekte zorlandı, İran’a fazlaca yaslanınca Batı’nın hışmını çekti ve on yılın sonunda Arap Baharı rüzgarı karşısında tüm rejim temellerine kadar çatırdadı.

ERDOĞAN REJİMİ BİR BAŞLANGIÇ DEĞİL, BİR SON

Eski nizamı yıkmakta ve kendisine yönelik gerçek alternatiflerin ortaya çıkmasını engellemekte oldukça başarılı olan Erdoğan yeni bir nizam kuramamıştır ve kendisinden sonrasını belirleyebilme gücü yoktur. Ölümü veya hastalığının ilerlemesi halinde yerine geçecek güçlü bir aday olarak damadını belirleme çabaları bile neticesiz kalmıştır. Siyasi söylemlerini tüketmiş, boğazına kadar yolsuzluklara batmış bu rejimin, Türkiye’yi 21. yüzyıla taşımak şöyle dursun, önceki yüzyılın tüm hastalıklarının nüksettiği bir yıkılış dönemini temsil ettiği artık iyice ortaya çıkmıştır.

Öte yandan sadece kamuoyu yoklamalarına odaklanarak siyasi gelecek öngörülerinde bulunmaya çalışmak, bir kişiye ne istediğini, hayattan beklentilerini sorup verdiği cevaplardan geleceğini tahmin edebileceğini sanmaya benzemektedir. O ülkenin geçmişi ve sosyolojisi kadar, dünyanın genel olarak gidişatı ve ülkenin tarihin o döneminde uluslararası politikada iştigal ettiği yer de en az toplumun anketlerde ortaya çıkan yönelimleri kadar belirleyicidir.

Erdoğan sonrasında Türkiye’de özgür ve adil seçimler sonucu yeni bir hükümet belirlenerek, kör topal yeniden parlamenter sisteme dönülmesinin önündeki tek engel mevcut rejimin devamını çıkarında gören kesimler değildir. Erdoğan sonrası onları bir araya getiren kilit taşının yokluğunda bu kesimlerin ciddi bir güç gösterisinde bulunabilmeleri pek mümkün olmayacaktır. Cook’un belirttiği gibi, iktidarın nimetlerinden nemalanan geniş kesimlerin bundan kolay vazgeçmek istemeyecekleri doğru olmakla birlikte, bu kesimlerin Erdoğan varken, bir alternatif üretebilme imkanından ve cesaretinden yoksun oldukları da ortadadır. Erdoğan’ın sağlığının iyice bozulması halinde hazırlıklı olmak için kendisine bir alternatif çıkarılmasına müsaade etmesi söz konusu bile değildir.

Hatta böyle bir girişimde yer alma “gafletinde” bulunanların bir günde “terörist” ilan edilerek tutuklanmalarının ihtimal dışı olduğunu kim iddia edebilir? Erdoğan’ın sağlık durumunun kötüleşmesi yüzünden yerini Abdullah Gül’e bırakmaya hazırlandığına dair dedikodu da bu korku ve çaresizlikle üretilen fikirlerden biri gibi durmaktadır.

Erdoğan sonrası dönemde akıbetlerinden endişelenen kesimlerin AKP tabanının da hemen benimseyeceği Gül’ü yumuşak bir geçiş için kafalarında kurguladıklarını, belki Erdoğan’ı da rahatsızlığı ilerlemesi halinde buna razı edebileceklerini düşündüklerini sanıyorum. Öyleyse bu beyhude bir çabadır, artık iyice tanıdığımız Erdoğan’ın yatalak duruma düşse bile yerini Gül’e terketmeyeceği tahmine müsaittir.

Erdoğan sonrasına ilişkin yürütülen tahminlerde dikkate alınması gereken asıl mesele bu kadar kutuplaştırılmış bir ülkede demokratik bir rejim kurabilmenin imkansız olduğu gerçeğidir. ABD gibi demokrasinin beşiği olan bir ülkede bile artan kutuplaşmanın siyasi rejimi nasıl krize soktuğu, Trump gibi bir kişiliğin başkan olmasının nasıl engellenemediği hatırdadır.

Türkiye’de merkez siyaset tamamıyla çökmüş durumdadır, merkez siyaseti canlandırmaya aday olarak ortaya çıkan Ali Babacan müşterisi olmayan bir caddede boşa nefes tükettiğini görerek dükkanını daha sağda bir yerde kurma zorunluluğunu kabullenmiştir.

Savunma Bakanı Hulusi Akar

Cook, Erdoğan sonrası için mevcut rejimi devam ettirme kapasitesine sahip güçlü bir aday olarak Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı göstermektedir. Mısır uzmanı da olan Cook’un bu tespiti, ordunun kurumsal olarak güçlü olduğu ve siyasete müdahale etme geleneğinin bulunduğu ülkelerde, bu tür kaotik geçiş süreçlerinde, bir şekilde silahlı kuvvetlerin öne çıkacağına dair tarihi tecrübeye dayanmakta gibidir.

Bu yabana atılır bir öngörü olmamakla birlikte, AKP rejimini oluşturan ve büyük yolsuzluklara batmış unsurların ordunun ön planda yer alacağı herhangi bir formülü benimsemeyeceklerini, bunu kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılayacaklarını sanıyorum.

Fakat ordunun bu kez jakoben bir müdahale yerine, iyice sağa kaymış bir tabanın devleti kaybetmemesinin garantörü olarak kendisini takdim etme kıvraklığı göstermesi, böylece bir yandan Erdoğan rejimini tasfiye ederken, diğer yandan dayandığı taban nezdinde güvenirliğini tazelemek adına devlet rejimini bu kez kalıcı olarak tüm kurumlarıyla epey sağda bir yerde inşa etmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Şu anki toplumsal yapı ve siyasi denklem ordunun bu tür bir role soyunmasıyla neticelenebilir. Bu sürece hangi generalin liderlik edeceğini öngörebileceğini sanmak, geleceği tüm bilinemez karmaşıklığıyla görebilmenin mümkün olduğunu iddia etmek olur. Bu da maç tahminlerini hatırlatan siyasi bir değerlendirme ile son bulur.