nost-

Kâğıt ve devlet

“Kâğıt” ve “devlet”: Yan yana gelmesi tehlikeli iki sözcük.

CAN BAHADIR YÜCE 03 Ekim 2021 YAZARLAR

Devlet kâğıt işçilerinin kazancından ne istiyor?

Kâğıt toplayıcılara getirilen yasaklar aslında yeni değil: Benzer bir kısıtlamayı dört beş yıl önce de konuşmuştuk. Bu kez anlaşılan, ‘Sıfır Atık Projesi’ bahanesiyle kâğıt işçilerinin kazancına göz koyulmuş. (Kâğıt işçisi: “Yazar”ı kıskandıracak güzellikte bir tanım.) Atık kâğıt toplayıcıların tutuklanmasını başka türlü açıklayamıyorum.

Alın teriyle birkaç kuruş kazanmak için saatlerce taban tepen emekçileri her görüşümde aklıma Necatigil’in şiiri gelirdi:

   Ol hayat ehline hayranım sessiz
   Döşerler
   Çok az kimse geçti kaldırımı
   Sonra onca emeği sayarak hiçe
   Toplar taşlarını bir karanlık gece
   Yorgun yola çıplak
   Düşerler.

Yasal olarak kâğıt toplayıcılığı diye bir iş tanımı yok. Amacım emeği romantize etmek değil ama “ol hayat ehline” galiba biraz da bu yüzden gönül borcu duyuyoruz. Gelgelelim, atık kâğıt toplayıcıları yasalarda tanınmıyor.

Ülkenin atık dönüşümünü yoluna koyamamış olmasının bedelini emekçiler ödeyecek. O korumasız insanların rant için ezilmesi sanki yakın Türkiye tarihinin bir özeti. Çevre düşmanı bir rejimin çevre kirliliğini gerekçe göstererek kâğıt işçilerinin emeğine göz dikmesinin öfkeden çok bir çaresizlik hissi uyandırdığını gizleyemem. (Kâğıt işçilerinin dünyasını merak edenlere kâğıt toplayıcılıktan sahaflığa geçen Oktay Çetinkaya’nın hikâyesini salık veririm.)

Şimdilerde kâğıdın kilosunu doksan kuruşa satıyorlarmış. Yıllar önce Geoff Dyer, Kitap Zamanı’nda D. H. Lawrence’ın not yazdığı bir kâğıt parçasına 1350 pound ödediğini anlatmıştı. Kâğıt–ağırlık denklemi hep şaşırtıcıdır.

Kemal Tahir, Türkiye’de halkın kâğıttan korktuğunu söylerdi: “Nasıl korkmasın? Mahkemeden gelen kâğıt, askerlik şubesinden gelen kâğıt, vergi dairesinden gelen kâğıt…”

Devletler kâğıt üzerinde işler. Kâğıt yoksa bürokrasi de yoktur. Halktaki kâğıt korkusu işte bu yüzden. Bürokratik bir otoriter rejimde, KHK düzeninde kâğıt üzerinde karartılan hayatları görmüyor muyuz?

Bir de ‘öteki’ kâğıt korkusu var: Melville kâğıdın beyazlığı, boşluğu karşısında telaşa kapılırmış. (Moby-Dick’te beyazı uğursuz renk diye niteler.) 

Kâğıt zamanla kültürün asal parçası oldu. Seri üretim beyaz kâğıdın yaygınlaştığı 19. yüzyılda Balzac’ın roman kahramanı ucuz ve yeni bir kâğıt üretme yöntemi icat ediyordu. O dönemde bir kitabın içeriği kadar fiziksel özellikleri, kâğıdının kalitesi de tercih nedeniydi. Müşterinin sınamak için kağıdı kaldırıp ışığa tuttuğu zamanlardan söz ediyorum. Sonraki kuşaklar kâğıdın değerini elbette öyle bilemezdi.

Bu yüzden kâğıt işçileri tarihi yerden toplayan emekçiler gibi de görünür gözüme. 

Süreli yayınların doğuşundan tefrika edebiyatının gelişmesine kâğıdın birçok etkisi sıralanabilir. Hatta kâğıdın yaygınlaşması (Benedict Anderson’a göre) milliyetçiliği doğuran nedenlerden biriydi.

Yine de boşuna ephemera denmemiştir kâğıda, kelebek ömürlüdür. 

Kâğıdı sakınanlara, tutup yerden kaldıranlara, geri dönüştürenlere ancak saygı duyulur. 

Bugün kâğıdı değil rantı kutsayanlar atık kâğıt işçilerini tutukluyor.

“Kâğıt” ve “devlet”: Yan yana gelmesi tehlikeli iki sözcük.