Özgürüz sanıyorlardı

Son birkaç yıldır kendimi hep aynı tür kitapları karıştırırken buluyorum. İnsan doğasının iyiliğe olduğu kadar kötülüğe de meyilli olduğu ve

RÜYA KARLIOVA 31 Ağustos 2020
Notice: Trying to access array offset on value of type bool in /usr/www/users/nostoh/wp-content/themes/1kronos/functions.php on line 176

Son birkaç yıldır kendimi hep aynı tür kitapları karıştırırken buluyorum. İnsan doğasının iyiliğe olduğu kadar kötülüğe de meyilli olduğu ve bir demagogun elinde kötücüllüğe teslim olmanın ne kadar kolay olabileceğini anlatıyorlar. Bu konuda birden bunca (çoğu kırmızı kapaklı) kitap çıkması aslında şaşırtıcı değil, bugünü anlamlandırmak için tarihteki demogoglara ve kitlelerin onlara cevaplarına bakmak iyi yollardan biri. Bu kitapların coğrafyaları da yine Holokost’un ve soykırım(lar)ın coğrafyaları çoğunlukla. Geçtiğimiz aylarda Jessica Stern’in My War Criminal adlı kitabına ve Radovan Karadziç’in korku söylemini kullanarak halkı nasıl komşunun komşuyu öldürebileceği bir noktaya itebildiğini yazmıştım. İlk olarak 1955’te yayımlanan ama bu yıl tekrar basılan Milton Mayer’ın They Thought They Were Free (Özgür Olduklarını Sanıyorlardı) adlı kitabı da Stern’in deyimiyle kobranın nasıl deliğinden çıktığını anlama çabamda yeni bir durak. Coğrafya Nazizmin coğrafyası ve tarih 1933-1945 arası, yani Holokost’a giden, varan ve tarihin bittiği yıllar. 

İçinden geçtiğimiz süreçte dünyanın pek çok yerinde popülizmin yükselişi benzer bir işlev görüyor, kimimiz kobranın başını çıkardığı ya da tamamen kontrolden çıktığı ülkelerde yaşıyoruz. Pandemi ile iyice belirginleşen, üstelik normalleşen, popüler deyişle bir “yeni normal” bu. Örneğin Brezilya’da ölümler çoktan yüz bini aşmış ve salgın kontrolden çıkmışken halkın başkan Jair Bolsanoro’ya desteğinin artması bir yandan şaşırtıcı, bir yandan tarihe baktığımızda değil. Biliyoruz ki bunu örneklendirebilecek başka ülkeler de var.

Kitabın yazarı aynı zamanda gazeteci olan Alman Yahudisi Mayer, 1938’de Hitler’den söyleşi talebinde bulunmuş, elbette başarılı olamamış. Ama Amerika’dan bunun için Almanya’ya gittiğinde halkı gözlemleme ve onlarla söyleşi yapma şansı olmuş. Mayer, yazdığı önsözde şunu fark ettiğini söylüyor: Nazizm’i anlamak için Hitler’den çok sıradan insanlara soru sormak gerekiyordu. Tespiti ise öyle ürpertici ki: Nazizm bir kitle hareketiydi, şeytanlaşmış birkaç kişinin çaresiz milyonlar üzerindeki tiranlığı değil.

Buz gibi bir cümle bu, buz gibi bir gerçek ya da. Elbette halkların çaresiz olduğunu ya da “halkların aslında hep iyi” olduğunu düşünmeyi yeğler, hatta böyle romantize bile edebiliriz yaşananları. Ama buz gibi gerçek bir kez daha şu cümlelerle dökülüyor Mayer’in kaleminden, 1954’te: “Uluslar meşe ağaçlarından ve taştan değil insandan yapılmıştır ve insanlar nasılsa uluslar da öyle olacaktır.” 

“İŞİN NEREYE VARACAĞINI HAYAL BİLE EDEMEZDİM”

Yazarın konuştuğu on Alman Kronenberg adlı küçük bir üniversite şehrinde yaşıyorlar, şehir yavaş yavaş dönüyor Nazism’e, kendilerini de böyle tanımlayan “küçük insanların” şehri, bundan şikayetçi de sayılmazlar, kendi temsillerini sosyalist işçi partisinde görmeleri ve “onlar için iyi olan bizim için de iyidir” sloganına bağlanmaları “küçüklüklerinden” şikayetçi olmayan insanlar için şaşırtıcı da sayılmaz pek. Mayer şunu belirtiyor, imparator da führer de bu “küçüklük” bilincini isterler. Sebebi açık: kitabın başında on küçük insanın rol aldığı ve Holokost’a giden taşları yavaş yavaş döşeyen küçük insan eylemleri sıralanıyor. Mayer konuştuğu Almanlardan çoğunun Nazism’i bizim tanımladığımız gibi tanımlamadığını, neye dönüşeceğini kestiremediğini yazıyor: “İşsizlik sorununu çözeceğiz dediler, çözdüler de. Ama işin nereye varacağını hayal bile edemezdim. Kimse edemezdi.”

“İki gerçek vardı”, diyor yazar, ve “bu iki gerçek birbiriyle çelişkili değildi”: Naziler mutlu, Nazi olmayanlar mutsuzdu. Dünyanın geri kalanı ülkenin gerçeğini bu mutsuz kesimden öğrenir ve Nazizm’i böylece tanımlarken, ülkelerinin dışına çıkmayan, tek gerçekleri nasyonal sosyalizm olan halka göre başka bir tanımı vardı bu kavramın. Mayer’in konuştuğu Almanlar konsantrasyon kamplarında çalışan kimseyi tanımadıklarını söylüyorlar. Yazarın gözlemine göre diktatörlük halkın işine de geliyor bir açıdan, zaten düşünmek istemeyen bu insanlar düşünmek zorunda kalmıyorlar, onlar için düşünenler var. Faşizme giden her adım o kadar küçük ki, faşizme varıldığında fark edilmiyor bile.

Mayer’in kitabı aslında bu kitaptan beş yıl önce Adorno öncülüğünde yazılan ve Freudyen bir okumayla otoriter kişiliği anlamaya çalışan, (bir yandan da eleştirilen) “Otoriter Kişilik” analizinin de bir psikolojik analiz olarak da düşünülebileceği için yansıması.

ANLAMA ÇABASI

2017 yılında Hitler’in Kavgam kitabı, Almanya’da 1946’dan sonra ilk kez tekrar basıldı. Etrafında bir metinle birlikte basılan kitap, on dokuzuncu yüzyılın en tehlikeli kitabı olması dışında yazımına ilişkin de eleştiriler aldı. Buna göre görüş birliği kitabın çok kötü olduğu, orijinal olmadığı, jargon dolu olduğu, son derece sıkıcı olduğuydu. Bu kitabı yazan biri nasıl olup da bir hareketin başında yer alabilmişti. Albrecht Koschorke’nin On Hitler’s Mein Kampf adlı kitabı bu kötü kitabın aslında bir fanatik strateji barındırdığını ortaya koyuyor. Kitaptaki en önemli vurgu fanatizmin sağladığı “imkanlar”, buna göre Kavgam tam olarak bu imkanları sunuyor. Savaştan malup çıkmış bir halka onurunu yeniden kazanma ve büyüklük vaadi, içi boş sözlerin etki gücünü gösteriyor. Ve en önemlisi ve belki de Karadzic örneğinde de bahsettiğim gibi düşüncelerin değil, dilin gücünü kullanıyor.

Peter Fritzsche’nin yazdığı Hitler’s First Hundred Years (Hitler’in İlk Yüz Günü) bu etkinin sağlamlaşmaya başladığı ilk döneme, Nazi rejiminin ilk üç ayına odaklanıyor. Buna göre iki taktik uyguluyor Naziler, biri sıradan Almanları korkutmak, diğeri yeni bir dönem vaat etmek. Bu süreç çok önemli çünkü muhalif seslerin bastırıldığı, Nazizm’in Weimar Cumhuriyeti’ne halkın büyük çoğunluğu tarafından tercih edildiği dönem oluyor. Sonuç, savaş sonrası derinden bölünmüş bir toplum Nazi ideolojisi etrafında toplanıyor. Bu dönemi halkın dilinden de yansıtmaya çalışıyor kitap. Örneğin bir edebiyat öğretmeni defterine şunları yazmış: “Zscheishler’in fırınında beş kadın iyi günler dedi, iki kadınsa Hitler selamı verdi.” Halkın içinden bu tür gözlemlerle ayakta kalmaya çalışan bir demokrasinin birkaç ay içinde nasıl soykırımcı bir diktatörlüğe dönüşebildiğini anlatıyor kitap.

Bugün reaksiyoner tepkiler vermek, günlük analizler yapmak, sosyal medyadan görüş devşirip kampanyalara katılarak politik bir tavır sergilediğimizi, düşündüğümüzü sanıyoruz. Aslında çoğu zaman bizim yerimize algoritmalar düşünüyor. Bu karmaşada ve kakofonide “anlamak” ne öncelikli ne mümkün. O nedenle kimisi sandıktan çıkarılan kimi yeniden yazılan bu kitaplara önem veriyor, çeşitli ülkelerde basımlarını takip etmeye çalışıyorum. Çünkü başımıza çöken, yeniden peydahlanan bu kara bulutu anlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok… Sosyal medyada dolaşan bir şaka aslında bu yılın kara mizahını anlatıyordu: 2020’yi daha çok kitap satmak için tarihçiler icat etmiş olmalı.

 

Yazıda Bahsedilen Kitaplar:

Milton Mayer. They Thought They Were Free. University of Chicago Press.

Albrecht Koschorke. On Hitler’s Mein Kampf. The Poetics of National Socialism. The MIT Press.

Peter Fritzsche. Hitler’s First Hundred Days. Basic Books.